Replicator’dan DAWG’a: ABD’nin Yeni Drone Savaşı
ABD, Replicator’ı DAWG çatısı altında genişletirken JIATF-401 ile karşı-drone savunmasını ve Pasifik hazırlıklarını güçlendiriyor.
DefenceTrend, daha önce “Replicator Öldü mü, DAWG Olarak mı Geri Döndü?” başlıklı analizinde Pentagon’un hızlı otonom sistem girişiminin DAWG çatısı altında nasıl yeniden yapılandığını ele almıştı. Son gelişmeler, bu dönüşümün yalnızca isim ve bütçe değişikliğinden ibaret olmadığını; Replicator 2, JIATF-401 ve CENTCOM görev güçleri üzerinden taarruz ve savunmayı birlikte kapsayan daha geniş bir drone savaş mimarisine dönüştüğünü gösteriyor.
Replicator’dan DAWG’a: ABD’nin Yeni Drone Savaşı
ABD, Replicator ile başlattığı hızlı otonom sistem tedarikini DAWG çatısı altında genişletiyor. JIATF-401 karşı-drone savunmasını hızlandırırken CENTCOM görev güçleri yeni taarruz ve savunma yöntemlerini Orta Doğu’da gerçek operasyon şartlarında sınıyor.
ABD’nin drone savaşına yönelik hazırlıkları artık tek bir program veya platform üzerinden açıklanamayacak kadar genişlemiş durumda. Pentagon, bir taraftan düşük maliyetli ve çok sayıda insansız sistemi keşif, elektronik harp ve taarruz görevlerinde kullanmaya hazırlanırken diğer taraftan aynı tür araçların ABD üslerine, birliklerine ve kritik tesislerine yönelteceği tehdide karşı yeni bir savunma mimarisi kuruyor.
Bu dönüşümün merkezinde dört önemli yapı bulunuyor: Replicator 1, Replicator 2, Joint Interagency Task Force 401 ve Defense Autonomous Warfare Group.
Bunlara ek olarak ABD Merkez Komutanlığı bünyesinde kurulan Task Force 59, Task Force 99 ve Task Force Scorpion Strike gibi birimler, insansız ve otonom sistemlerin gerçek operasyon ortamında denenmesini sağlıyor.
Ortaya çıkan tablo, ABD’nin gelecekteki drone savaşına hem taarruz hem de savunma yönünden hazırlandığını gösteriyor.
Replicator Ne İçin Başlatılmıştı?
Replicator girişimi, Ağustos 2023’te ABD Savunma Bakanlığının Çin’in hızla büyüyen askerî kapasitesine karşı geliştirdiği yeni bir teknoloji ve tedarik modeli olarak duyuruldu.
Pentagon’un başlangıçtaki hedefi, 18–24 ay içerisinde farklı harekât alanlarında kullanılabilecek binlerce düşük maliyetli ve kaybı kabul edilebilir otonom sistemi sahaya çıkarmaktı. ABD Savunma Bakanlığı bu yaklaşımı “all-domain attritable autonomous systems” olarak tanımladı. Replicator’ın ilk aşaması, özellikle Çin’in ABD açısından “öncelikli askerî rakip” olarak görüldüğü Hint-Pasifik bölgesindeki ihtiyaçlara cevap vermeyi amaçlıyordu.
Buradaki “attritable” kavramı önem taşıyor. Bu sistemlerin mutlaka tek kullanımlık olması gerekmiyor. Ancak pahalı savaş uçakları, savaş gemileri veya büyük insansız platformlarla karşılaştırıldığında kaybedilmeleri operasyonun devamlılığını ciddi biçimde etkilemiyor.
Dolayısıyla Replicator’ın temel düşüncesi yalnızca daha fazla drone satın almak değildi. Amaç; daha fazla sayıda, daha hızlı üretilebilen, yazılım yoluyla güncellenebilen ve farklı görevlerde kullanılabilen otonom araçlarla savaş alanında kütle etkisi oluşturmaktı.
Bu yaklaşım özellikle Çin’in Hint-Pasifik’te kurduğu füze, hava savunma, deniz ve sensör ağlarının zorlanması bakımından önem taşıyordu. ABD, az sayıdaki pahalı platformları sürekli olarak riskli bölgelere göndermek yerine dağıtık otonom sistemlerden yararlanmak istiyordu.
Replicator 1: Otonom Sistemlerde Kütle Arayışı
Daha sonra Replicator 1 olarak adlandırılan ilk aşama, farklı harekât alanlarında kullanılabilecek düşük maliyetli ve kaybı kabul edilebilir otonom sistemlerin hızla sahaya çıkarılmasına odaklandı.
Pentagon’un Mayıs 2024’te duyurduğu ilk pakette farklı büyüklük ve görev yüklerine sahip insansız hava araçları, insansız suüstü araçları ve karşı-drone kabiliyetleri yer aldı. Switchblade 600 gezici mühimmatı da kamuoyuna açıklanan sistemler arasında bulunuyordu. Bazı deniz ve karşı-drone sistemleri ise gizli tutuldu.
Bu nedenle Replicator 1’i yalnızca bir taarruz programı olarak tanımlamak doğru değildir. Bununla birlikte Switchblade 600 gibi gezici mühimmatlar, insansız deniz araçları ve diğer otonom sistemler programın keşif, hedef tespiti, deniz alan kontrolü ve taarruz boyutunu öne çıkardı.
Kasım 2024’te açıklanan Replicator 1.2 paketi ise hava ve deniz sistemlerinin yanı sıra otonomiyi ve sistem dayanıklılığını artıracak yazılım bileşenlerini kapsadı. Pentagon, ikinci paketin yalnızca yeni platformlardan değil, diğer Replicator araçlarının otonomisini ve dayanıklılığını destekleyecek bütünleşik yazılımlardan oluştuğunu açıkladı.
Böylece Replicator 1’in yalnızca platform tedarikine dayanmadığı daha açık hâle geldi. İnsansız araçların ortak görev yapabilmesi için yazılım, haberleşme, veri paylaşımı, görev planlama ve komuta-kontrol sistemlerinin de geliştirilmesi gerekiyordu.
Başka bir ifadeyle Replicator 1, ABD’nin gelecekteki bir çatışmada rakibin sensörlerini, hava savunmasını ve karar mekanizmalarını zorlayabilecek dağıtık bir otonom sistem kütlesi oluşturma arayışının önemli bir parçasıydı.
Replicator 2: Drone Tehdidine Karşı Savunma
Replicator’ın ikinci aşaması ise daha belirli bir soruna odaklandı: ABD, benzer düşük maliyetli drone sistemleriyle saldırıya uğrarsa nasıl savunma yapacaktı?
Pentagon, Replicator 2’nin küçük insansız hava araçlarının askerî tesislere ve kuvvetlere oluşturduğu tehdide karşı geliştirilecek sistemlere odaklanacağını açıkladı. İkinci aşamanın temel amacı, kritik üslerin ve kuvvetlerin küçük İHA saldırılarına karşı korunmasıydı.
Bu nedenle Replicator 2 yalnızca yeni bir önleyici füze veya elektronik harp sistemi geliştirme programı olarak görülmemeli.
Etkili bir karşı-drone savunmasının şu unsurları birlikte çalıştırması gerekiyor:
Tespit → teşhis → takip → tehdit değerlendirmesi → komuta-kontrol → elektronik veya fiziksel önleme
Dolayısıyla Replicator 2; radarlar, elektro-optik sensörler, pasif algılama sistemleri, elektronik harp araçları, önleyici dronlar, kinetik sistemler ve komuta-kontrol yazılımlarından oluşan katmanlı bir savunma mimarisine yöneldi.
Ancak bu noktada yeni bir sorun ortaya çıktı. ABD kuvvetlerinin farklı karşı-drone programları birbirinden bağımsız ilerliyor, benzer sistemler ayrı ayrı test ediliyor ve tedarik süreçleri yeterince hızlı sonuç üretmiyordu.
Bu ihtiyacın sonucunda JIATF-401 kuruldu.
JIATF-401: Replicator 2’nin Uygulama Merkezi
ABD Savunma Bakanlığı, 28 Ağustos 2025’te Joint Interagency Task Force 401, yani JIATF-401 yapısının oluşturulduğunu duyurdu.
Görev gücü; ABD Savunma Bakanlığının karşı-küçük İHA çalışmalarını merkezîleştirmek, kuvvetler arasındaki koordinasyonu güçlendirmek, ortak standartlar geliştirmek ve uygun sistemleri daha hızlı biçimde sahaya kazandırmak amacıyla kuruldu.
JIATF-401’in Replicator 2 ile ilişkisi dolaylı değil, doğrudan kuruldu. Kuruluş düzenlemesinde Replicator 2 kaynaklarının JIATF-401 bünyesinde birleştirilmesi ve bu kaynakların Defense Innovation Unit ile koordinasyon içinde kullanılması öngörüldü.
Bu nedenle JIATF-401’i Replicator 2’den bağımsız bir karşı-drone kuruluşu olarak değerlendirmek doğru olmaz.
Daha doğru tanım şu şekilde yapılabilir:
JIATF-401, Replicator 2 kapsamında geliştirilen karşı-drone kabiliyetlerini seçmek, test etmek, bütünleştirmek, hızla tedarik etmek ve operasyonel kullanıma sunmakla görevlendirilen merkezî uygulama yapısıdır.
JIATF-401 klasik anlamda yalnızca araştırma ve geliştirme yapan bir kurum değildir. Görev gücü, yeterli olgunluğa ulaşmış sistemlerin uzun tedarik süreçlerinde beklemesini önleyerek bunları mümkün olan en kısa sürede sahaya indirmeyi hedefliyor.
Böylece karşı-drone meselesi, birbirinden kopuk teknoloji projelerinin ötesine taşınarak müşterek bir üs ve kuvvet savunması problemine dönüşüyor.
DroneHunter, İlk Replicator 2 Alımı Oldu
JIATF-401’in yaklaşımını gösteren ilk önemli örneklerden biri, DroneHunter F700 sisteminin Replicator 2 kapsamında seçilmesi oldu.
JIATF-401, 11 Ocak 2026’da Replicator 2 kapsamındaki ilk tedarik sözleşmesini iki DroneHunter F700 sistemi için verdi. Sistemlerin Nisan 2026’ya kadar teslim edilmesi planlandı.
DroneHunter, hedef İHA’yı patlayıcıyla imha etmek yerine bağlı bir ağ kullanarak havada yakalayan yeniden kullanılabilir bir önleyici drone olarak tanımlanıyor.
Bu tür sistemler; havaalanları, askerî üsler, kritik altyapılar ve yerleşim alanları gibi tali hasar riskinin azaltılması gereken bölgelerde alternatif bir önleme yöntemi sunuyor.
Ancak JIATF-401’in görevi belirli bir sistemi bütün üslerde kullanmak değildir. Görev gücünün asıl amacı, farklı tehditlere uygun sensör ve efektörleri ortak komuta-kontrol mimarisi içinde bir araya getirmektir.
Çünkü tek bir karşı-drone sistemi bütün tehditleri durduramaz. Elektronik harp, uzaktan kumandalı dronlara karşı etkili olabilirken önceden programlanmış veya yüksek otonomiye sahip araçlara karşı yetersiz kalabilir.
Benzer şekilde kinetik sistemler yüksek başarı sağlayabilir ancak çok sayıda düşük maliyetli drone’a karşı mühimmat ve maliyet problemi oluşturabilir.
Bu nedenle JIATF-401’in başarısı tek bir “mükemmel silah” bulmasına değil, katmanlı ve ölçeklenebilir bir savunma ağı kurmasına bağlı olacaktır.
Replicator Neden Geri Plana Çekildi?
Replicator güçlü bir fikirle ortaya çıkmasına rağmen Pentagon’un geleneksel tedarik sistemi içerisinde önemli zorluklarla karşılaştı.
Binlerce otonom sistemin hızla sahaya çıkarılması yalnızca fabrikaların daha fazla platform üretmesi anlamına gelmiyordu. Bu araçların ortak görev yapabilmesi için veri mimarisi, güvenli haberleşme, otonomi yazılımı, elektronik harp dayanıklılığı, hedef paylaşımı ve insan-makine karar süreçlerinin de geliştirilmesi gerekiyordu.
Ayrıca farklı kuvvetlerin kendi ihtiyaçlarına göre yürüttüğü programların müşterek bir operasyonel yapıya dönüştürülmesi gerekiyordu.
Replicator başlangıçta hızlı sonuç üretmek üzere oluşturulan geçici bir hızlandırma girişimiydi. Ancak Pentagon’un otonom sistemler konusunda daha kalıcı bir kurumsal yapıya ihtiyaç duyduğu anlaşıldı.
2025 sonu ve 2026 başında yayımlanan savunma haberlerinde, Replicator’ın bağımsız bir girişim olarak sona erdirildiği ve program portföyünün yeni oluşturulan Defense Autonomous Warfare Group bünyesine alındığı bildirildi.
Defense Innovation Unit tarafından yayımlanan resmî açıklamalar DAWG’ın faal olduğunu ve farklı otonom sistemlerin ortak bir görev yönetim yapısı altında çalıştırılması gibi projeler yürüttüğünü doğruluyor. Bununla birlikte Replicator’dan DAWG’a geçişin bütün idari ayrıntılarını açıklayan kapsamlı bir kamuya açık Pentagon kuruluş belgesi henüz bulunmuyor.
Bu nedenle Replicator’ın başarısız olarak ortadan kaldırıldığını söylemek yerine, programın hızlı tedarik yaklaşımının ve sistem portföyünün DAWG çatısı altında daha geniş bir otonom savaş yapılanmasına dönüştürüldüğünü söylemek daha doğru olacaktır.
DAWG: Yeni İsimden Daha Fazlası
Defense Autonomous Warfare Group, Replicator’ın yalnızca yeni adı değildir. Yapının görev alanı Replicator’ın başlangıçtaki hedeflerinden daha geniş görünmektedir.
DAWG’ın; hava, kara, deniz ve sualtı otonom sistemlerinin yanı sıra görev yazılımları, sürü koordinasyonu, insanlı-insansız takım çalışması, uzun menzilli taarruz ve ortak komuta-kontrol konularına odaklanması bekleniyor.

Defense Innovation Unit, DAWG ve ABD Deniz Kuvvetleri tarafından 13 Ocak 2026’da başlatılan Autonomous Vehicle Orchestrator yarışması bu yönelimin önemli bir örneğini oluşturuyor.
Toplam 100 milyon dolara kadar ödül öngören yarışma, farklı tür ve üreticilere ait otonom araçların ortak bir görev yönetim katmanı üzerinden koordine edilmesini sağlayacak çözümler geliştirmeyi amaçlıyor. Hedeflenen sistemin, komutanın sesli, yazılı veya dokunsal girdilerle ifade ettiği niyeti araçlara aktarabilmesi öngörülüyor.
Bu gelişme, DAWG’ın yalnızca daha fazla drone satın almak istemediğini gösteriyor.
Asıl hedef, farklı üreticilere ve kuvvetlere ait insansız araçların ortak bir görev ağı içinde birlikte çalışabilmesi ve insan komutanın niyetinin çok sayıda otonom araca aynı anda aktarılabilmesidir.
Dolayısıyla DAWG, platform merkezli drone tedarikinden sistemler sistemi biçiminde bir otonom savaş mimarisine geçişi temsil ediyor.
DAWG İçin Planlanan 54,6 Milyar Dolarlık Portföy
DAWG’ın Replicator’dan ayrıldığı en önemli noktalardan biri, otonom sistemler için planlanan kaynakların büyüklüğü oldu.
Pentagon’un 2027 mali yılı bütçe talebine ilişkin açıklamalarda DAWG bağlantılı drone ve otonomi faaliyetleri için yaklaşık 54,6 milyar dolarlık araştırma ve geliştirme kaynağı istendiği bildirildi.
Bu tutarın yaklaşık 1 milyar dolarının temel bütçeden, kalan 53,6 milyar dolarının ise daha esnek biçimde kullanılabilecek uzlaştırma bütçesinden karşılanmasının planlandığı aktarıldı. Pentagon yetkilileri DAWG’ı; piyasadaki en uygun teknolojileri arayan, şirketlerle birlikte sistemleri sınayan ve otonomi orkestrasyon araçlarını bütünleştiren bir “öncü yapı” olarak tanımladı.
Ancak söz konusu rakamın tamamını tek bir program ofisinin doğrudan kullanacağı kesinleşmiş bütçe olarak değerlendirmek doğru değildir.
Tutar; farklı insansız sistem, otonomi, yazılım, test, geliştirme ve tedarik faaliyetlerini kapsayan geniş bir bütçe planını ifade ediyor. Ayrıca talep edilen kaynakların Kongre tarafından onaylanması ve programlar arasında nasıl dağıtılacağının kesinleştirilmesi gerekiyor.
Savunma yayınlarında Replicator’ın 2025 sonunda DAWG içine alındığı ve DAWG’ın 2026 mali yılında yaklaşık 225,9 milyon dolarlık bir başlangıç kaynağına sahip olduğu bildiriliyor. Buna göre 54,6 milyar dolarlık talep, otonom savaş yatırımlarında son derece büyük bir ölçek artışına işaret ediyor.
Bununla birlikte bütçenin büyüklüğü tek başına başarının göstergesi değildir. Pentagon’un bu kaynakları üretim, yazılım, eğitim, idame ve ortak komuta-kontrol kapasitesine dönüştürmesi gerekecektir.

JIATF-401 ile DAWG Arasındaki Fark Nedir?
JIATF-401 ve DAWG aynı yapılar değildir. Bununla birlikte iki kuruluş, ABD’nin otonom savaş mimarisinin birbirini tamamlayan katmanları olarak değerlendirilebilir.
DAWG daha geniş bir görev alanına sahiptir. Otonom taarruz sistemleri, insansız platformlar, görev yazılımları, sürü yönetimi, sistem orkestrasyonu ve insanlı-insansız iş birliği gibi konuları kapsar.
JIATF-401 ise daha belirli bir tehdide odaklanır. Küçük İHA’lara karşı geliştirilen sensör, elektronik harp, komuta-kontrol ve önleme sistemlerini hızla bütünleştirerek üs ve kuvvet savunmasını güçlendirmeyi amaçlar.
Bu nedenle ilişkiyi şöyle özetlemek mümkündür:
DAWG, ABD’nin genel otonom savaş kapasitesini geliştirir ve ölçeklendirir. JIATF-401 ise bu dönüşümün karşı-drone ve üs savunması ayağını operasyonel kapasiteye dönüştürür.
Orta Doğu’daki Operasyonel Laboratuvarlar
ABD’nin otonom sistem yaklaşımı yalnızca Pentagon’daki programlar üzerinden ilerlemiyor.
CENTCOM bünyesinde kurulan farklı görev güçleri, insansız sistemlerin gerçek coğrafi ve operasyonel şartlarda denenmesine olanak sağlıyor.
Bu yapılar Replicator, DAWG veya JIATF-401’in doğrudan alt birimleri değildir. Bununla birlikte hızlı prototipleme, ticari teknoloji kullanımı, saha denemeleri ve kullanıcı geri bildirimi bakımından benzer bir kabiliyet geliştirme yaklaşımını temsil ediyorlar.
Task Force 59: Deniz Otonomisinin Öncüsü
Bu yapıların en eski ve dikkat çekici örneklerinden biri Task Force 59 oldu.
ABD Beşinci Filosu tarafından Eylül 2021’de kurulan görev gücü; insansız deniz araçlarını, hava araçlarını ve yapay zekâ destekli sensör ağlarını deniz operasyonlarına entegre etmek amacıyla faaliyet gösteriyor.
Task Force 59, Digital Horizon gibi faaliyetlerde farklı ticari ve askerî insansız platformları aynı operasyonel resim içinde birleştirdi.
Yapay zekâ destekli “single pane of glass” yaklaşımıyla farklı sensörlerden gelen bilgilerin tek bir komuta-kontrol arayüzü üzerinden gösterilmesi denendi.
Bu model, gelecekteki otonom savaşın yalnızca araç sayısına değil, bu araçlardan gelen verilerin ortak bir operasyonel resim içerisinde birleştirilmesine dayanacağını gösteriyor.
Task Force 99: Hava Üssündeki Drone Laboratuvarı
AFCENT bünyesindeki Task Force 99, hava ve karşı-drone teknolojilerinin hızlı biçimde denenmesine odaklanan diğer önemli yapı oldu.
Task Force 99’un ilk uydu hücresi olan Task Force 99.M, Ekim 2022’de Kuveyt’teki Ali Al Salem Hava Üssü’nde kuruldu.
Birim; düşman dronlarının tespit ve etkisiz hâle getirilmesi, otonomi, yapay zekâ, haberleşme ve ticari teknolojilerin operasyonel ihtiyaçlara uyarlanması amacıyla oluşturuldu.
Task Force 99 daha sonra araştırma laboratuvarları, üniversiteler, diğer askerî görev güçleri ve özel şirketlerle çalışarak otonom sistemler ile karşı-drone teknolojileri üzerinde yoğunlaştı.
Task Force 99’un doğrudan Replicator, DAWG veya JIATF-401’e bağlı olduğunu gösteren açık bir resmî belge bulunmuyor.
Bununla birlikte hızlı prototipleme ve ticari teknolojilerin gerçek operasyon ortamında denenmesi bakımından bu yapıların benimsediği hızlandırılmış kabiliyet geliştirme yaklaşımıyla benzerlik taşıyor.
Task Force Scorpion Strike: Taarruz Drone Birliği
ABD’nin Orta Doğu’daki en dikkat çekici adımlarından biri de Task Force Scorpion Strike adlı tek yönlü taarruz drone birliğinin oluşturulması oldu.
CENTCOM, 3 Aralık 2025’te ABD ordusunun Orta Doğu’da konuşlandırılan ilk tek yönlü taarruz drone filosu için yeni bir görev gücü kurduğunu açıkladı.
Task Force Scorpion Strike, düşük maliyetli LUCAS tek yönlü taarruz İHA’larını kullanmak üzere oluşturuldu. Birliğe ait sistemler 23 Kasım 2025’te CENTCOM sorumluluk sahasındaki bir üste görüntülendi. Görev gücünün çalışmaları, CENTCOM’un konuşlandırılmış kuvvetlere yeni teknolojileri hızla kazandırmak amacıyla oluşturduğu Rapid Employment Joint Task Force ile de bağlantılı yürütülüyor.
LUCAS; katapult, roket destekli kalkış düzenekleri, mobil kara sistemleri veya araçlar üzerinden fırlatılabilecek şekilde tasarlanan, uzun menzilli ve otonom çalışabilen düşük maliyetli bir taarruz sistemi olarak tanımlanıyor.
16 Aralık 2025’te Task Force 59 personeli, Task Force Scorpion Strike’a bağlı bir LUCAS sistemini USS Santa Barbara üzerinden Basra Körfezi’nde kullandı. Bu faaliyet, ABD Deniz Kuvvetlerinin Orta Doğu’da bir LUCAS sistemini gemiden ilk kez kullanması olarak duyuruldu.
Task Force Scorpion Strike’ın doğrudan Replicator 1 kapsamında kurulduğunu gösteren açık bir resmî açıklama bulunmuyor.
Bununla birlikte düşük maliyetli, ölçeklenebilir ve kaybı kabul edilebilir taarruz sistemleri kullanması, Replicator 1’in temel operasyonel düşüncesiyle büyük ölçüde örtüşüyor.
Bu gelişme, ABD’nin drone savaşına yalnızca savunma açısından yaklaşmadığını gösteriyor. Washington aynı anda hem düşman drone saldırılarını durduracak sistemler geliştiriyor hem de çok sayıda düşük maliyetli drone ile taarruz edebilecek kuvvetler oluşturuyor.
Orta Doğu’dan Pasifik’e Bilgi Aktarımı
CENTCOM bölgesi, ABD için uzun süredir yeni insansız sistemlerin ve operasyonel yöntemlerin sınandığı bir alan niteliğinde.
Orta Doğu; yoğun elektronik harp faaliyeti, sık drone saldırıları, geniş deniz alanları, dağınık üsler ve farklı ortak ülkelerle çalışma zorunluluğu nedeniyle otonom sistemler için gerçekçi bir test ortamı sunuyor.
Buna karşılık Replicator’ın başlangıçtaki stratejik hedefi özellikle Çin’in Hint-Pasifik’teki askerî kapasitesine karşı çözüm üretmekti.
Bu nedenle Orta Doğu’daki görev güçleri ile Replicator ve DAWG arasında doğrudan bir komuta ilişkisi bulunmasa bile burada kazanılan operasyonel tecrübenin Hint-Pasifik planlamasına aktarılması beklenebilir.
Task Force 59’dan elde edilen insansız deniz gözetleme tecrübesi, Task Force 99’un karşı-drone çalışmaları ve Task Force Scorpion Strike’ın düşük maliyetli taarruz kapasitesi, Pasifik’in geniş ve dağıtık harekât ortamında değer taşıyabilir.
Hub and Spoke Stratejisinde Drone Boyutu
ABD’nin Hint-Pasifik savunma düzeni yalnızca kendi kuvvetlerine dayanmıyor.
Washington; Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve diğer bölgesel ortaklarla oluşturduğu ittifak ve erişim düzenini korumaya çalışıyor.
Geleneksel olarak “hub and spoke” olarak tanımlanan bu modelde ABD merkezî güvenlik sağlayıcısı konumunda bulunurken bölgedeki ikili ittifaklar sistemin bağlantı noktalarını oluşturuyor.
Ancak Çin’in uzun menzilli füze, seyir füzesi ve insansız sistem kapasitesi, bölgedeki büyük ve sabit ABD üslerini daha kırılgan hâle getiriyor.
Bu nedenle gelecekteki yapının yalnızca birkaç büyük üsse değil; daha fazla sayıda dağıtık üs, geçici harekât noktası, mobil komuta merkezi ve insansız platforma dayanması gerekiyor.
DefenceTrend açısından bakıldığında Replicator 1 ve DAWG, ABD’nin Pasifik’te keşif ve taarruz kapasitesini ölçeklendirmesini; Replicator 2 ve JIATF-401 ise aynı bölgede konuşlandırılmış kuvvetlerin küçük İHA saldırılarına karşı korunmasını destekleyen iki tamamlayıcı hat olarak değerlendirilebilir.
Başka bir ifadeyle:
Replicator 1 ve DAWG, ABD’nin Pasifik’te etkili biçimde harekât icra edebilmesini; Replicator 2 ve JIATF-401 ise aynı bölgede hayatta kalabilmesini destekleyen iki tamamlayıcı kapasite olarak görülmelidir.
Kritik Sorun: Platform Var, Komuta-Kontrol Hazır mı?
ABD’nin karşı karşıya olduğu en büyük sorun yalnızca yeterli sayıda drone üretmek değildir.
Binlerce insanlı ve insansız sistemin aynı harekât alanında görev yapması; güvenilir veri bağlantıları, ortak görev yazılımları, elektronik harp dayanıklılığı ve gelişmiş komuta-kontrol sistemleri gerektiriyor.
Özellikle GPS sinyallerinin karıştırıldığı, haberleşme ağlarının kesildiği ve siber saldırıların yoğunlaştığı bir çatışmada otonom sistemlerin görevlerini ne ölçüde sürdürebileceği kritik önem taşıyor.
Ayrıca yapay zekâ destekli hedefleme sistemlerinde insanın karar döngüsündeki yeri açık biçimde tanımlanmalıdır.
Hangi hedeflerin otomatik olarak takip edilebileceği, silah kullanma kararının kim tarafından verileceği ve hatalı angajmanların sorumluluğunun nasıl belirleneceği henüz tüm boyutlarıyla çözülmüş konular değildir.
Bu nedenle DAWG’ın başarısı yalnızca satın alınan drone sayısıyla ölçülemez.
Asıl ölçüt; bu sistemlerin güvenilir, denetlenebilir, birlikte çalışabilir ve müşterek komuta-kontrol yapısına entegre biçimde kullanılıp kullanılamayacağı olacaktır.
DefenceTrend Değerlendirmemiz
ABD’nin drone savaşındaki dönüşümünü artık birbirinden bağımsız projeler üzerinden değerlendirmek yeterli değildir.
Replicator 1, düşük maliyetli ve kaybı kabul edilebilir otonom sistemleri süratle sahaya çıkararak kütle oluşturmayı hedefledi.
Replicator 2, küçük İHA tehdidine karşı üs ve kuvvet savunmasına odaklandı.
JIATF-401, Replicator 2’nin karşı-drone sistemlerini seçme, bütünleştirme ve hızla sahaya kazandırma görevini üstlendi.
DAWG ise Replicator yaklaşımını daha geniş görev alanına sahip, yazılım ve sistem orkestrasyonuna daha fazla önem veren ve daha kalıcı olması hedeflenen bir otonom savaş organizasyonuna dönüştürmeye başladı.
Task Force 59, Task Force 99 ve Task Force Scorpion Strike gibi CENTCOM yapıları da bu dönüşümün farklı bölümlerinin gerçek operasyon şartlarında denenmesine katkı sağlıyor.
Dolayısıyla ABD’nin yeni drone savaş mimarisi şu formülle özetlenebilir:
Replicator 1 ile otonom sistem kütlesi + Replicator 2 ile karşı-drone savunması + JIATF-401 ile hızlı uygulama + DAWG ile kurumsallaşma + CENTCOM görev güçleriyle operasyonel deneme
Bu yapı, ABD’nin drone tehdidine yalnızca tepki vermediğini gösteriyor.
Washington; üretim, tedarik, komuta-kontrol, otonomi, üs savunması ve taarruz kapasitesini aynı dönüşümün parçaları hâline getiriyor.
Ancak asıl sınav Hint-Pasifik’te ortaya çıkacak.
ABD’nin başarısı, yalnızca çok sayıda drone üretmesine değil; bu sistemleri müttefikleriyle birlikte, yoğun elektronik harp altında ve dağıtık komuta-kontrol mimarisi içinde kullanabilmesine bağlı olacak.
Bu nedenle Replicator’ın tamamen öldüğünü söylemek doğru görünmüyor.
Replicator bir program adı olarak sona ermiş veya geri plana çekilmiş olabilir. Ancak temel düşüncesi; DAWG içinde daha geniş bir otonom savaş portföyü, JIATF-401 içinde somut bir karşı-drone görevi ve CENTCOM’daki görev güçleri üzerinden kazanılan operasyonel tecrübeyle yaşamaya devam ediyor.





