Türkiye Denizüstü Rüzgârda Stratejik Eşiğe Geliyor
Türkiye denizüstü rüzgâr enerjisi için ilk YEKA ihalesine hazırlanıyor. Projeler enerji, radar, hava sahası ve kritik altyapıyı birlikte etkileyecek.
Türkiye denizüstü rüzgâr enerjisinde stratejik eşiğe geliyor
Türkiye’nin ilk denizüstü rüzgâr YEKA yarışmasının 2027’nin ilk çeyreğinde yapılması planlanıyor. Saros Körfezi, Gökçeada, Bozcaada ve Edremit açıklarında şekillenecek yeni enerji sahaları; elektrik üretiminin yanı sıra radar gözetlemesi, hava sahası kullanımı, deniz trafiği ve kritik altyapı güvenliği bakımından da kapsamlı bir planlama gerektiriyor.
Türkiye denizüstü rüzgâr enerjisi alanında yeni bir döneme hazırlanıyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Türkiye’nin ilk denizüstü Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) yarışmasını Eylül 2026’da duyurmayı ve ihaleyi 2027’nin ilk çeyreğinde gerçekleştirmeyi planlıyor. Böylece Türkiye, 2035 yılına kadar ulaşmayı hedeflediği 5 gigavatlık denizüstü rüzgâr kapasitesi için ilk somut yatırım sürecini başlatacak.
Ancak denizde kurulacak büyük rüzgâr santralleri yalnızca enerji üretim tesisleri değildir. Yüzlerce metre yüksekliğe ulaşabilen türbinler, geniş deniz alanlarını kaplayan kablo ağları, deniz trafiğinde oluşturabilecekleri yeni düzenlemeler ve radar sistemleri üzerindeki muhtemel etkileri nedeniyle savunma ve havacılık planlamasının da konusu hâline geliyor. Bu nedenle ilk YEKA projesinin başarısı; enerji, ulaştırma, çevre, savunma ve güvenlik kurumlarının daha proje tasarım aşamasında ortak çalışmasına bağlı olacak.
İlk denizüstü rüzgâr YEKA ihalesi 2027’de yapılacak
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının açıkladığı güncel takvime göre denizüstü rüzgâr YEKA ihalesi Eylül 2026’da ilan edilecek. Taslak şartnameye ilişkin görüşler 17 Ağustos’a kadar toplanacak ve yarışma 2027’nin ilk çeyreğinde gerçekleştirilecek. Bakanlık, ilk yarışmayı Türkiye’nin enerji sektörü açısından bir dönüm noktası olarak değerlendiriyor.
Öncelikle Saros Körfezi, Gökçeada, Bozcaada ve Edremit açıklarında dört aday saha belirlendi. Bununla birlikte aday alan ilanı, türbinlerin bu bölgelerin tamamına veya önceden kesinleşmiş noktalara kurulacağı anlamına gelmiyor. Deniz tabanı ölçümleri, rüzgâr verileri, çevresel etkiler, şebeke bağlantısı, deniz ulaşımı ve kurum görüşleri sonucunda yatırım yapılabilir alanların ayrıntılı biçimde belirlenmesi gerekiyor.

Türkiye’nin daha geniş yenilenebilir enerji stratejisi, güneş ve rüzgâr kurulu gücünün 2035’e kadar toplam 120 gigavata çıkarılmasını öngörüyor. Denizüstü rüzgâr için aynı tarihte belirlenen hedef ise 5 gigavat. Buna karşın GlobalData, mevcut koşulların sürmesi hâlinde 2035’te yaklaşık 1,3 gigavat kapasitenin devrede olacağını ve yıllık üretimin 2,7 teravatsaat düzeyinde kalacağını tahmin ediyor. Dolayısıyla resmî hedef ile piyasa tahmini arasındaki fark, ilk ihalenin tasarımını ve sonraki proje takvimini daha da önemli hâle getiriyor.
Türkiye’nin denizüstü rüzgâr potansiyeli ne kadar?
Dünya Bankası tarafından yayımlanan Türkiye Denizüstü Rüzgâr Enerjisi Yol Haritası, Türkiye karasularındaki teknik potansiyelin yaklaşık 75 gigavat olduğunu belirtiyor. Bununla birlikte teknik potansiyel, ekonomik ve izin verilebilir kurulu kapasiteyle aynı anlama gelmiyor. Su derinliği, şebeke erişimi, liman kapasitesi, çevresel hassasiyetler ve diğer deniz kullanıcıları bu büyük teorik alanı önemli ölçüde daraltabiliyor.
Özellikle elverişli bölgelerin önemli bir bölümünde su derinliğinin 50 metreyi aşması, yüzer temelli türbin çözümlerini öne çıkarıyor. Bu teknoloji daha derin sularda kurulum olanağı sağlasa da sabit temelli sistemlere göre farklı demirleme düzenleri, dinamik kablolar, özel liman altyapısı ve daha karmaşık bakım süreçleri gerektiriyor.
Öte yandan ilk projenin değeri yalnızca üreteceği elektrikle ölçülmeyecek. Türbin parçaları, kuleler, temeller, denizaltı kabloları, kurulum gemileri, liman hizmetleri ve bakım faaliyetleri yeni bir sanayi ekosistemi oluşturabilir. Başka bir ifadeyle doğru planlanan ilk proje, sonraki yatırımların finansman modelini ve Türkiye’nin yerli tedarik zincirini de şekillendirecek.
Denizüstü rüzgâr enerjisi radarları nasıl etkileyebilir?
Denizüstü rüzgâr santrallerinin DefenceTrend okuyucusu açısından en önemli boyutlarından biri radar gözetlemesidir. Türbin kuleleri ve kanatları güçlü radar yansımaları oluşturabilir. Ayrıca dönen kanatlar Doppler kayması üreterek radar ekranında hareketli hedef benzeri izlere, parazite veya hedef takibinde süreklilik sorunlarına yol açabilir.
Bu etki her radar ve her saha için aynı değildir. Radarın frekansı, sinyal işleme yeteneği, türbinlerin görüş hattındaki konumu, kanat yüksekliği, santralin büyüklüğü ve izlenmek istenen hedeflerin uçuş profili sonucu değiştirir. Dolayısıyla “rüzgâr türbinleri radarları tamamen kör eder” şeklindeki genelleme teknik bakımdan doğru değildir; ancak etki analizi yapılmadan “hiçbir sorun oluşturmaz” sonucuna varmak da güvenli değildir.
EUROCONTROL’ün rüzgâr türbinlerinin gözetleme sensörlerine etkisini değerlendiren kılavuzu, radar çevresinde farklı değerlendirme bölgeleri oluşturulmasını ve gerekli sahalarda ayrıntılı mühendislik analizi yapılmasını öneriyor. Birleşik Krallık Savunma Bakanlığının çalışmaları da büyük denizüstü rüzgâr sahalarının hava savunma radarlarında parazit ve hedef takibi sorunları oluşturabileceğini gösteriyor. Nitekim Birleşik Krallık, Mart 2026’da 10 gigavata kadar yeni denizüstü rüzgâr kapasitesinin önünü açmak amacıyla hava savunma radarlarını yenileyeceğini açıkladı. Bu Avrupa için güzel bir açılım.
DefenceTrend daha önce rüzgâr türbinlerinin radarlar üzerindeki etkisini ve RES sahalarının muharebe alanına getirdiği operasyonel sonuçları ayrıntılı biçimde ele almıştı. Denizüstü projeler bu tartışmaya yeni bir katman ekliyor. Çünkü kıyı gözetleme radarları, hava savunma sensörleri, sivil hava trafik radarları ve meteoroloji radarları aynı geniş deniz alanına farklı amaçlarla bakabiliyor.
Hava sahası ve askerî faaliyet alanları birlikte planlanmalı
Türbinler yalnızca elektromanyetik etki oluşturmaz; aynı zamanda fiziksel engel niteliği taşır. Bu nedenle sivil hava yolları, helikopter güzergâhları, arama-kurtarma uçuşları, askerî alçak uçuş bölgeleri ve eğitim sahaları proje planlamasında birlikte değerlendirilmelidir. Özellikle geceleri veya düşük görüş şartlarında işaretleme, aydınlatma ve havacılık yayınları uçuş emniyeti açısından önem kazanır.

Bunun yanı sıra Ege Denizi’nin kuzeyi ile Çanakkale yaklaşmaları yoğun deniz ve hava trafiği, askerî faaliyetler ve çevresel hassasiyetlerin iç içe geçtiği bir bölgedir. Bu durum, ilan edilen dört aday sahanın otomatik olarak sakıncalı olduğu anlamına gelmez. Ancak her sahanın radar görüş hattı, hava sahası yapısı, seyir koridorları ve mevcut operasyonel ihtiyaçlar bakımından ayrı ayrı incelenmesini gerekli kılar.
Sorunların çözümü yalnızca türbin yerlerinin değiştirilmesine dayanmaz. Radar yazılımının güncellenmesi, ek sensör kurulması, çoklu radar verilerinin birleştirilmesi, kapsama boşluklarının başka sistemlerle tamamlanması ve türbin düzeninin yeniden tasarlanması gibi yöntemler birlikte kullanılabilir. Holografik radar gibi alternatif sensörlerin RES kaynaklı parazite karşı sağlayabileceği imkânlar da bu teknik çözüm havuzunun parçalarından biridir.
Yeni enerji sahaları aynı zamanda kritik altyapı olacak
Denizüstü rüzgâr santralleri faaliyete geçtiğinde türbinler, trafo platformları, denizaltı elektrik kabloları, veri bağlantıları ve karaya çıkış istasyonlarından oluşan geniş bir kritik altyapı ağı meydana gelecek. Bu ağ; kaza, doğal afet ve teknik arızaların yanı sıra sabotaj, siber saldırı ve hibrit tehditlere karşı da korunmak zorunda olacak.
NATO’nun Baltık Denizi’ndeki kablo hasarlarının ardından kritik denizaltı altyapısının korunmasına verdiği önemi artırması bu açıdan dikkat çekici. İttifak, 2024’te Kritik Denizaltı Altyapısı Ağı’nı oluşturdu; ardından Deniz Komutanlığı bünyesinde bir koordinasyon merkezi kurdu ve Ocak 2025’te Baltic Sentry faaliyetini başlattı. NATO’nun yaklaşımı, enerji kablolarının korunmasında sivil makamlar, askerî unsurlar ve özel sektör arasında sürekli bilgi paylaşımının gerekli olduğunu gösteriyor.
Türkiye açısından da güvenlik modeli projenin işletmeye alınmasından sonra değil, tasarım aşamasında kurulmalı. Sensör yerleşimi, güvenlik bölgeleri, deniz devriyesi, insansız sistemlerle gözetleme, siber güvenlik, arıza ve sabotaj ayrımı ile acil müdahale usulleri önceden belirlenirse sonradan ortaya çıkabilecek maliyetler azaltılabilir.
İlk proje enerji ile güvenliği uzlaştıran model olmalı
Türkiye’nin ilk denizüstü rüzgâr YEKA projesi, yenilenebilir enerji kapasitesini artırmanın ötesinde yeni bir deniz sanayisinin başlangıcı olabilir. Bunun için öngörülebilir bir ihale modeli, güçlü şebeke ve liman altyapısı, uygulanabilir finansman şartları ve uzun vadeli proje takvimi gerekiyor.
Ancak başarı ölçütleri bunlarla sınırlı kalmamalı. Savunma ve sivil havacılık radarlarının performansının korunması, uçuş ve deniz emniyetinin sağlanması, askerî faaliyet alanlarıyla çatışmaların önlenmesi ve denizaltı enerji altyapısının güvenliği de ihale ve izin sürecinin ayrılmaz parçaları olmalı.
Sonuç olarak Türkiye’nin önündeki tercih “denizüstü rüzgâr mı, radar ve güvenlik mi?” değildir. Esas mesele, enerji üretimi ile millî güvenlik ihtiyaçlarını aynı planlama sürecinde uzlaştırabilecek teknik ve kurumsal modeli kurmaktır. İlk YEKA bu modelin doğru oluşturulması hâlinde yalnızca bir enerji santrali değil; sanayi, teknoloji, enerji güvenliği ve deniz güvenliğini bir araya getiren stratejik bir başlangıç olabilir.





